Lost in Bazaar - Lost in Bazaar (2010)

Posted by Dead FM On 20:35 0 yorum
Günlerin ardı gün: Birer acımasız gündeviren olup çıktık her birimiz. Lost in Bazaar'ın bu kaydı beni korkuttu. Delicesine ürperiyorum her dinleyişimde. Büyüyoruz ve çatırdayan kabuğumuzun tenimize batmaması olasılıkdışı. Bu kayıt, kırk yılda bir geliverip de gözümü açan işlerden. Büyümenin acısının bilinci kavurdu beni, kulağımda LIB, Suriye çöllerinde, ayak gazda.

Lost in Bazaar mükemmel bir kayıt çıkardı ortaya; çok bekledik, fazlasıyla değmiş geçen vakte. Anchor'a kıyasla daha 'pis' bir iş olacağını öğrendiğimde, esasen dudak bükmüştüm. Enayilik etmişim. Çıtayı müthiş yükselten bir demo bu. Bir kere, sesleri oturmuş artık -bunu anlıyoruz. A Shell of Anomie'nin istisna oluşturduğunu söyleyebilirim; -bunun haricinde gayet bütünlüklü ve sağlam, baştan sona. Teşekkürler.
Bu aralar mezar kazmakla meşgulüm. Yıllar öncesinin gömülerinden; Compound Red. Muazzam bir kayıt bu. Koca abilerinin yanında (Promise Ring) silik bir isim olarak kalmıştır hep; ancak Always a Pleasure, benim için 90'lı yılların en güzel ortabatı emo sesli albümlerindendir. Color of Contrast, Sky ve Versus the Ocean gibi acayip klasikler barındırıyor bu DeSoto etiketli albüm -bu arada değinmeden edemeyeceğim: DeSoto Records, sanırım 90'lar Amerikası'nın müthiş albüm/basılan tüm albümler ratiosu 1'e en yakın bağımsız rock label'larından biridir: Bu blogda daha önce paylaştığım ve çok az kez indirilmiş olan Rollkicker Laydown gibi bir elmas, Jawbox, Shiner ve Burning Airlines albümleri vs..

Transit - Stay Home EP (2009)

Posted by Dead FM On 03:50 3 yorum

Şöyle bir uğrayıp geçenler ve ete kemiğe bürünememiş ihtimallerin soluk anıları şerefine dinliyorum Stays the Same'i bu günlerde: "Ruhuna el Fatiha!". Hortlakları uzak tutmak her zaman mümkün olmuyor işte.
Bilindik bir hikaye: dinleyecek çok şey var. Allah aşkına, audiogalaxy zamanlarında (1998-99) hangimiz Indian Summer'ın, Moss Icon'ların dahi farkındaydık -varsa yoksa Wu-Tang Clan yahut Pennywise dinlenirdi? Osaka'dan Fort Wayne, Umea'dan Beyrut'a müthiş genişlikte bir coğrafyanın korkunç bir hacme sahip seslerinin neredeyse bütününe şu ve ya bu şekilde ulaşabildiğimiz zamanlarda Salı Pazarı'nın orta yerinde hissedebileceğin bir tür kaybolmuşluğu tecrübe etmeme ihtimali yok. Noisy Sins'in cennete yolculuğunun ardından etrafında oluşan 'hype' bile pek çok şey söylüyor -kafayı yemiş Rus gençlerinin, İstanbul sahnesine tuhaf ilgileri de benzer türden bir işaret. Herneyse; bu muazzam hacmin varlığı fikrini ve onun içeriğini sindirebiliyorsak ne mutlu! Aksi halde müzikçalarlarımızın çöplüğe dönüşmesi tehlikesi her zaman kapıda.

Lost In Bazaar, İstanbul'un mütevazı denilebilecek büyüklükteki punk camiasından son beş senede çıkan işler arasında ışıl ışıl parıldayan bir kayıt yaptı bu sene. 'Here We Are...'ın olgunluğu ve amatörlüğü, tutkusu ve zalimliği az bulunur cinsten. Aylar boyunca o kadar tuhaf yerlerde dinledim ki bu albümü: Moskova-Amsterdam trenleri ve kuzeyin soğuk yaz güneşi altında; İstanbul-İzmir karayolunda gecenin bir vakti arabanın teybinde; bomboş bir kütüphanenin sıra sıra rafları arasında. Alper'in salak ve hunhar davulları güzel sözlerle birleşiyor, kafamı kırıyor yine bu İstanbul akşamında. İndirin, paylaşın anasını satayım.

Annabel - Now That We're Alive (2007)

Posted by Dead FM On 22:50 0 yorum
Ohio/Amerika'dan adam çıkmaz, diyenlere inanmayın: Annabel bayağı iyi. Vokallerde olmasa da, gitarlar ve efektlerde kesinlikle shoegaze etkisi var. Bunun haricinde tempo şiftlerini emo yapan öğeler mevcut. Tekrarlar ve genel şarkı yapısının bütününe işlemiş post-punk kırıntıları ile bu kaydın, melodik unsurlar ve xylophone gibi ek enstrümanlar sayesinde indie pop'a yer yer yaklaştığını söylersem; Now That We're Alive'ın karman çorman ve oldukça yetkin sayılabilecek bir iş olduğu iddiasının altını az çok doldurabilmiş olurum sanıyorum.
Şu 'org ekibinden çıkan; 2000'ler Amerikan punk'ının önemli bir damarını tanımlamak için kullanılagelen 'sakal-rock' tanımını seviyorum. Genelde bu sakal-rock; kırçıl vokaller, sıklıkla melodik olmaktan uzak punk gitarlar ve biranın kendine has bileşiminden meydana geliyor. Castevet, bir anlamda -pnewsorg'dan Brian'ın dediği gibi sakalcı grup. Vokaller Latterman türünden. Fakat geri kalan öğeler bütünüyle farklı. Castevet; 80'lerin ikinci yarısında, onyıl başı hardcore'unun evrilerek doğurduğu iki akım olan Jawbox çizgisindeki (yer yer math rock'la dirsek teması içinde olan) 'post-hardcore' ile, öncülünün yapısal basitliğini koruyarak duygusal manada çok farklı dünyalara yol alan birinci akım emo'nun ortasında bir yerde duruyor. Çift gitar, düz bir yapı, 90'lar sesinde gitarlar. Nasıl etiketlendireceğimi bilemiyorum. Cap'n Jazz ile Latterman arası bir yer işte. Geçenlerde de ilk uzunçalarları olan 'Summer Fences'i çıkardılar. Biraz daha sindireyim onu; paylaşacağım.
Look Mexico tarzı düttürü Deep Elm gitarları gırtlak yakan, yuva yıkan bir insan sesiyle birleştiğinde böyle muazzam bir albüm ortaya çıkıyor. Etkiler ve öykünmeler bariz; ortaya çıkan iş orjinal. Elmas..
Norveç'in sağlam gruplarından Dominic ve Avrupa'nın en güzel seslerinden bazılarını basan Denovali'nin bu seneki çarpıcı kayıtlarından biri. 'End of Man'e geliniz; bilindik bir hardcore-emo formülü uygulanmış, çok da nefis bir şarkı olmuş. JoeCole'a selam, yola devam..

Far Apart - Hazel 7'' (1997)

Posted by Dead FM On 13:51 0 yorum
İsveç'in ölü gruplar mezarlığında unutulmuş bir elmastır Far Apart. Üç şarkılık bu kısacık kayıtları, 90'ların ortasının bütün belli başlı hardcore-sonrası akımlarının etkilerini öylesine güzel bir biçimde biraraya getirmiştir ki, dinlediğimde şaşırmadan edememiştim. Müthiş bir olgunlukta çalınmış üç şarkı. Overdrive'da çok net Jawbox/Fugazi dinliyorsunuz. Dartmouth güzel bir Drive Like Jehu şarkısı. Hazel ise gerçek bir pop-emo klasiği. Bu blogda indirmenizi tavsiye edebileceğim tek kayıt varsa; o da budur.

Malady - Malady (2004)

Posted by Dead FM On 22:46 2 yorum
Malady'i dinlediğim ilk vakitler -2005'e tekabül ediyor; yüreğim bu albümün gücüyle nasıl da kolay ezilirdi. Bu topraklar için tipik olmayan, ancak bütünüyle atipik sayılamayacak kadar yaygın türden bir küçük burjuva kültürel formasyon, benim, Malady'nin ürettiği türden seslere açık, ve açık olduğu ölçüde kuşkucu bir yaklaşım türetmeme olanak verdi. Malady'nin bu ilk ve tek kaydını bir kaç sene sonra, bugün, yeniden dinlediğimde, ilk izlenimlerim ve bu yoğun müziğin üzerimde üç-dört sene önce uyandırdığı hakim hissiyatın nasıl bir dönüşüme uğramış olduğunu farkına varmam çarpıcı sayılabilecek bir tecrübe idi. Aradan geçen süre dahilinde, yorumlayışımın; sanat ve özellikle müzik hususunda, 'öğrenim'le elde edilen ve dolaysız tecrübe pratiğiyle girdiği etkileşim esnasında gerçeğin algılanışını köklü bir yeniden organize etme faaliyetine tabi tutan bilginin birikimsel çoğalışının etkisiyle dönüşüme uğradığını -dönüşümün durmaksızın devam ettiğini söyleyebilirim. Yakıcılığını kanarcasına hissettiğim onca ses, bir zamanlar ifade ettikleri pek çok şeye denk düşmez olmuş. Bireysel acının; birebir maruz kaldığın oranda gerçek ve fizikselliğinden kaynaklanan bireysel niteliğinin dolaysız biçimde eksik/aldatıcı (yine de gerçek) -acının denk düştüğü toplumsal gerçekliğe vurgu yapılmadan sunumu, beni rahatsız etmese de, bu türden bir sunumun gerçekleştirildiği esere önemli ölçüde kayıtsız kalmama yol açmaya başlamış. Malady'nin bu albümü hala çok güzel. Tek bir 'hafif' şarkı yok; hepsi kaya gibi, buldozer gibi. Ve benim yüreğim, acının betimlenimi yoluyla en az eskiden olduğu kadar ezilebiliyor. Tek değişen, acının kimin acısı olduğu ve bunun sunum metodu konularında göreli olarak hassaslaşmış olmam.

Embassy - Eight Songs LP (1995)

Posted by Dead FM On 18:12 0 yorum
'90ların ortasının yeraltı ve sakat emo dünyasından kayıp, asla CD'ye basılmamış bir kayıt. Embassy'nin ağlak, düşmeye meyilli gitarları ve Jeff'in gırtlak yakan sesi dönemin güzel bir özeti aslında.

Garrison - The Model EP (2002)

Posted by Dead FM On 00:23 0 yorum
Kökünü 90'ların ilk yarısından alan ve iki binli yılların ilk bir kaç senelik döneminde son nefesini vererek müzik tarihinin dipsiz kuyusuna yollanan bir akımın; orta tempoya düşen hardcore gitarların ikinci nesil emo ile buluşmasından yeşeren bir dalganın son meyvelerinden. Rival Schools'un aynı dönemde çıkan United By Fate'i ile aynı aileden bir kayıt.
Posted by Dead FM On 10:25 2 yorum
Cursive
Burst and Bloom EP
2001


Yalan söylemiş olmayayım; Tim Kasher'in sesiyle bir derdim hiç olmadı fakat Cursive'in şarkılarının etrafında döndüğü umutsuzluk/hayal kırıklığı/kaybeden adam temalarının kendisi tarafından formüle ediliş biçimine kimi zaman tahammül edemiyorum -neyse ki ana dilim İngilizce değil ve böylece istediğim zaman şarkı sözlerini yoksayma gibi bir lükse sahibim. Burst and Bloom, Cursive diskografisinin harika üçlüsününden biri. En beğendiğim albümleri olan 2000 tarihli Domestica'nın ardılı ve çoğu kimsenin en beğendiği Cursive işi olan 2003 çıkışlı The Ugly Organ'ın öncülü. Ugly Organ'ın çıkışından sonra gruptan ayrılacak olan çellist Cohn'un Cursive'deki ilk kayıtları da bu EP'de yeralıyor. Oldukça güçlü ve sağlam bir kayıt bu.. Bir de, 'The Great Decay' ve 'Mothership...'in girişlerinin Emogame'in başlarında döndüğü bilgisini ekleyeyim.
Posted by Dead FM On 09:31 0 yorum
Left At Yale
Left At Yale
1999


90'lar emosu'na dair albüm kapağından vokal tarzına; gitardaki gürültülü/yumuşak geçişlerinden şarkı sözlerine; türü belirleyici kılan tipik her türlü öğeyi içeren bir albüm bu. Left at Yale, açıkçası ismini bile duymadığım gruptu bundan bir kaç ay öncesine kadar. Kendileri hakkında internet üzerinden neredeyse hiçbir şey bulmak mümkün değil; o nedenle -Onur sözüm sana, bu albümü kesinlikle dinlemelisin.
Posted by Dead FM On 09:02 2 yorum
Timber
Demo
2007


Timmmbeeeerrrr!! 2007 yazından bir kayıt ama fena halde 80'lerin ikinci yarısının Devrim Yazı tonlarını taşıyor -keza arkadaşlar zaten Gaithersburg/Maryland'den; DC'ye yirmi dakikalık araba yolculuğu mesafesi. Bu demo, geride bıraktığımız sene ele geçirdiğim 'nadir kayıtlar'dan en şaşırtıcısı (şimdi aklıma geldi de, yine aynı bölgenin 2005-sonrası gruplarından End Of A Year'e baya benziyor bunlar).
Posted by Dead FM On 15:58 0 yorum
LaSalle
Pretty World
2008


Michigan/Amerika'nın güzel gruplarından (işleri No Idea ve Lookout!'tan çıkmıştı) Small Brown Bike'ın ardılı LaSalle, ikinci albümü Pretty World'u geçtiğimiz aylarda, hemşerileri küçük bir label'dan çıkardı. LaSalle'ın sesi, hal-i hazırda SBB ile tanışıklığı olanlara yabancı gelmeyecek türden; nitekim vokal ve davullar aynı elden çıkma. Üzerine; vokaldeki Mike'ın eşi Katy bass'ların başına geçmiş. Tanıtma işini kolaylaştırmak adına Small Brown Bike ile kıyaslayacak olursak, Pretty World'de melodik yanın ağır bastığını söyleyebiliriz. Fakat melodik dediysem de yanlış anlaşılmasın, tıpkı öncülü gibi bu grubun işinde de 'sing-a-long' şeklinde tabir edebileceğimiz chorus kısımları yok ve albümün geneline, Mike'ın önceki grubundaki gibi bulutlu bir hava ve ağır bir tempo hakim. 21st Century gibi albümden kopuk bir şarkı ve Postal Service hissi veren Task Analysis dışında sağlam bir albüm.
Posted by Dead FM On 22:15 0 yorum
Burn Her Letters
Diffusion
2008


'Bu devirde mektup mu kaldı' diyeniniz vardır; kaldı. Arkadaşlar sağolsun, bahar aylarının birinde, bu albüm posta vasıtasıyla elime ulaştı. Bu 25 dakikalık güzel kaydı ilk dinleyişimden bu yana pek çok aylar geçti; nedense sizle paylaşmam için bu kadar zaman geçmesi gerekti.

Mutlu, Umut, Gökhan ve Ömercan, Eskişehir menşeili ve yürek kavurucu ağırlıkta bir tempoda emo yapıyorlar. Tempo ve gitar, bu CD-R'ın adına yakışır bir biçimde, kulaklarımda güzelce difüze oluyor; içine doğru yayılıyor. Tebrikler! Temiz bir kayıt bu; olmasa da dinlenirdi gerçi. Şarkı sözlerinden pek bir şey çakmadım -bir anlam çıkaramadım. Olsun; kısır bir camianın ortasına güneş gibi doğdu Diffusion. Azimleri uzunca baki kalır umarım. 1 Kasım gecesi, Circuits Made Flesh ile birlikte Sugartown Cabaret'nin önünde çıkacaklar. Myspace'lerine bir gözatın.
Posted by Dead FM On 20:45 2 yorum
The December Drive
Hands Like Guns and Crashing Sounds
2003


Serin sonbahar gecesini gündoğumuna bağlayan vakitlerde, yeni günün ilk ışıklarının saldığı huşu halinin etkisindeyken dinledik bu albümü; üzerimizde kazaklar. Dostluğu kalplerimizden çıkarıp rakı masasına koymuştuk. Bolca içmiş ve üşümüş; içtikçe ısınmıştık o gece. Rakı masasının orta yerindeki acayip şeyin yaydığı gönül ferahlığıyla yattık ne kadar vakit sonra yataklara.

Bu albümü, iki koca yılın ardından yeniden, o harika gecenin anısına dinliyorum dostum.
Posted by Dead FM On 13:47 0 yorum
Boys Life
Departures & Landfalls
1996


Amerikan ortabatısından çıkmış en güzel albümlerden biridir 'Departures & Landfalls'. Kansas City'nin göbeği ve etrafındaki bölgeye has 'Midwest Emo' sesinin belirleyici işlerinden biri bu. Prodüksiyon koltuğunda acayip bir isim var: Bob Weston. Nereden hatırlayacaksınız Weston'ı: SST'nin ağır toplarından Volcano Suns'ta bas çalıyordu. Ardından Albini'nin Shellac'ına katıldı ve 1980lerin sonlarından itibaren Steve Albini ile birlikte acayip albümlerin üretim sürecine katkıda bulundular (June of 44, Archers of Loaf, Sebadoh albümleri). Neyse Bob Weston'a kaydı konu -unutmadan bir de şunu ekleyelim, 2000'lerin başında bir araya gelen efsane dostlar Mission of Burma'da çalıyor halen Weston- Prodüksiyonla ilgili diyeceğim şu ki: Müthiş içten bir albümdür bu; vokaller gider kimi yerlerde, neredeyse duyulmaz hale gelir fakat lo-fi bir kayıt da değildir: Güzel ayar.

Bölge sesine has, davul gitar atakları ve sürekli değişen bir dinamik var. Calendar Year, Twenty Four of Twenty Five ve Fire Engine Red nefistir. Grup elemanlarından biri, Boys Life öldükten sonra yine acayip sevdiğim bir grup olan Lullaby For The Working Class'e katılmıştı. Hazır böyle bir bağlantı bulmuşken, yükleyeceğim sıradaki albümün bir 'Lullaby For...' işi olduğunu söyleyeyim bari.
Posted by Dead FM On 12:33 0 yorum
Native Nod
Today Puberty, Tomorrow The World
1996


New York'un Walter Schreifels ile birlikte en "haso" adamlarından Chris Leo'yu bu grubuyla tanımıştım; sene 2004. Leo kardeşler ünlüdür; en ünlülerini bilirsiniz belki: Ted Leo -Ted Leo and the Pharmacists'ten. Ben Chris'i çok severim. Giriştiği projelerden hiç birinde şaşırtmaz. The Van Pelt büyüleyicidir, The Lapse de keza öyle.

Bu albüme gelelim. Chris Leo'ya has bir vokal tarzı hakim, dinleyince anlayacaksınız. Spoken word vokallerden şift eder, yürek paralamaya başlar birden Leo'nun sesi. Müthiş verimli bir yıl olan 1996'nın en çarpıcı albümlerinden biri olan 'Today Puberty...'de Mr. President haricinde boş şarkı yok. Check it, yaow.
free counters

Takip Edenler

Hakkında